Ölümsüzlerin Yolu Yolumuzdur – Hüseyin ATAŞ

Felsefe öncesi çağlardan bugüne, yaşama güdüsünün bir biçimi olarak ortaya çıkar “yok olmaya karşı” direnmek. Canlı organizmalar, kendini var edebilmek için başka canlı organizmaları yok ederken, çoğu hayvanda olduğu gibi, sadece yaşam güdüsü zorladığı için av peşine düşmekteydi. Yada Homo Erectus belki de ilk direnişini yer çekimine yaparak 2 ayak üzerine kalkmıştır. Yani direnmek yada bir başka adıyla ileriye gitmek için savaşmak çok eskilere dayanmaktadır.  

Ateşi, yani insanı aydınlatan ışığı insanlığa armağan eden; ve bu nedenle bütün yaşam üzerinde egemenliklerini ilan etmiş tanrıların tepkisini çekerek, ağır işkencelerle cezalandırılan Prometheus’un insana hediye ettiği şey aslında basite indirgenmiş bir “ateş” olayı değil; esas olarak, bilinç düzleminde geniş bir alanı kapsayan “insanın yeniden yaratılması” gerçeğidir.

Gökyüzü ve yeryüzü Tanrılarının (yani insanın kendi istemlerini dayatmak için oluşturdukları sembolik güç egemenlik ve odaklarının) hepsinin Prometheus’a en öldürücü yıldırımlarıyla saldırmasının nedeni, kurdukları sistemin yıkılabileceğine yönelik korkularıdır. Prometheus tüm insanlığa, bu kağıttan kaplanların bir “Ateş”lik canlarının olduğunu kanıtlamıştır.

Ve ondan sonraki bütün yüzyılların düşünsel çatışmasının alt yapısı bu çatışma üzerine inşa edildi: Üretim güçlerini üretebilen insan, bilinçli üretim içerisinde hayvandan ayrışmış ve ama bu bilince sarılmak istediğinde kurulu sistem korucuları tarafından katledilmişlerdir. Korkuları arttıkça bu şiddetin ve zulmün ölçüsü de artmıştır. Promete’de insanı nasıl olsa yenebileceğini düşünen, belki de hafife alan uydurulmuş tanrılar, Spartaküs’te “özgürlüğe dönüşen bu ateşe” daha acımasız saldırarak “özgürlük” istemiyle isyan eden onbinlerce köleyi en ağır işkencelerle katlettiler.

Şeyh Bedreddin kaynağa saldırdı; Varidat’ta varidata (yani mülke) saldırdı; insanda özel mülkü reddetti. Yeryüzü ve gökyüzü tanrılarının egemenliğini elinden aldı. Ve bu nedenle. Deliorman’larda ağaçların her bir dalında bir “ortak” asıldı “devlet düşmanı” ilan edilerek.

Ve “insanın sorgulanmasını” mülkiyet üzerinden kurgulanmış sistemlere dayandırarak açıklayan bir bilinç, ellerinde yoğrularak Marks ve Engels’te toplum ve insanın yaşam gerçeği günün koşulları içerisinden kendi maddesiyle buluşmuştur.

Ve bu tarihin özetini yapan bu ışık, insanlığı köleleştirmeye çalışan mülkiyetçi sistemlere itirazı yükseltirken, insanın insan üzerindeki her türden egemenlik hakkını reddedip, insanın özgürleşme mücadelesi tarihinin en büyük ve nihai savaşını açtılar.

Adına komünist dediler onların. Bütün egemenlik tanımlarını reddetmişlerdi. Devrime gebe dönemde devrimci zoru bir sanatçının taşı şekillendiren yeteneği ile kullanabilenlerdir onlar. Çünkü devrim gebesidir devrimci zor. Ve onlar hiçbir zaman “ilk kurşunu atan” olmadılar. Saldırı insana yöneldiğinde, özsavunma anlayışıyla halkları koruyabilmek için bedenlerini siper ettiler.

Üretime dayalı yaşamın iş bölümüyle güçlendirilmesinden sonra, “yaşama dair” algısı ve yaşam üzerine felsefesi de değişen Homo Sapiens, artık “insan” olmuştu. Hayvanın evcilleştirilerek çoban kavimlerin, toplumda yer almaya başlaması, hayvansal güdüleri kontrol altına almayı beceren insanı var etti. Maddi üretim koşulları değişen yeni dünya, buna uygun düşünceyi üretirken Bin yıllar içinde, işbölümüyle üretebilen toplumsal yaşam gerçekleşirken, “beslenmek için öldürmek” anlayışı da farklılaştı. Güc’ü elinde toplayanlar öldürmeyi bir zorunluluk olmaktan çıkarmaya yöneldi.

Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır” diyen “Savaş teorisyeni” Clausewitz’in söylediği doğrudur. En basit tanımıyla bile “politika, sınıf mücadelesinin bir aracı” olduğuna göre, günümüzde küreselleşmiş olan bu egemenlik-sömürü siteminin sözlüğünde savaş, eski yüzyıllardan çok daha fazla ölçülerde “sınıf mücadelelerinin en şiddetli tezahürü”dür.

Bu nedenle çağımızda burjuvazi, günümüz değerler sitemi içerisinde en acımasızlarını bularak çağın sultanlığını sürdürmek ister. Egemen sınıfın kurumlarının bütünü, çağın bilimsel buluşlarının bütününü savaş malzemesi olarak kullanır. Yani tek başına polisi yada askeri değil tüm kurumları onun  kendini korumak için kullandığı savaş aracıdır.

Komünistler, saldırgan değildirler. Onlar, onurlu ve özgür bir yaşam için çalışan insanlığın, sıradan, alçakgönüllü yeniyi yaratma çabalarının sürdürücüleridirler. Egemenlerin dayanılmaz korkusu üzerine yükselen sınıf mücadelelerinin en keskin anında bile komünistler “yaşasın özgürlük ve barış!” diyerek öperler toprağı. “Yaşamak için savaşır onurlu bir barış için ölenin adıdır komünist.

Ve her dönemde sömüren zulmeden sistemler, savaşı sadece fiziksel güçlere yönelik değil, duygu ve onuru zedeleme yollarına da başvurarak etkisini artırmaya yönelmişlerdir. Bu nedenle bin yıllardır sadece bedensel değil, psikolojik işkenceleri de yaygınca kullanmış, psikolojik savaşları tanımlayamasalar da keşfetmişlerdir.

Kent meydanlarında kurulmuş darağaçlarında günlerce asılı olarak, bekletilerek teşhir edilen Osmanlı çağı Celalî direnişçileri ile, günümüzde sömürgeciliğe karşı mücadele ederken toprağı öpen ama düşman elinde tankların arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklenerek dolaştırılan bedenler; ya da cansız bedenleri sevdiklerine teslim edilmeyerek çürümeye bırakılan enternasyonalist komünistlerin başına gelenin aynı olması elbette bir rastlantı değil.

Oysa tarih bilir ki, yüzyıllardır “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” diye haykıran isyankâr Dadaloğlu gelenekleri, bütün acıları gömerek yüreklerine, özgürlüğün taşıyıcısı olarak yürümekten hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir.

Ve türküler söyler, gazelle okur bunu yüz yıllardır:

ayağı yir mi basar zülfüne ber-dâr olanun
zevk ü şevk ile virür cân u seri döne döne
” (Necati Bey)

(Sevdiği için idam edilenin ayağı yere değmez / idam ipinde asılı başı dönerken, zevkle ve istekle verir canını)

Türk devleti vahşi saldırılarına her gün bir yenisini ekliyor. Ölümsüzleşenlere yaptığı saldırı ise dur durak bilmiyor. Eline geçen cansız bedenleri bile cezalandırdığını hepimiz biliyoruz. 59 gün Aziz Güler, 101 gün Eylem Ataş, en sonda Mücahit Yılmaz’ın cenazesi 46 gün sonra toprakla buluştu. Taylan Kutlar ve Hıdır Çalı ise hala verilmiyor.

Ve eli kanlı savaş suçlusu devletin elinde aillerine verilmesini bekleyen ölümsüzlerimiz olduğunu ve onlarıda birleşik mücadelemizle alacağımızın altını çizmek istiyorum.

Bu uygulama galiba bilinen en kirli savaş yöntemlerinden biridir. Ölümsüzler üzerinden bile sevdiklerine işkence yapmaya devam ediliyor. Oğulları ya da kızları yüzünden onlarca anne baba göz altına alınıp, propaganda cezası ile cezalandırılıyor. Eylem Ataş’ın babası, Beddrettin Akdeniz’in annesi, Yusufbaş Akay’ın babası ve daha bir çok değer ailesi evlatlarına sahip çıktıkları için cezalandırıldı yada mahkemeleri devam ediyor. Aileler bütün bunlara rağmen, her türlü baskı ve zoru göğüsleyerek bu devrim değerlerine sahip çıkmaya ve onurlarını korumaya devam ediyor.

Günümüzde de devletin direnişçi Ölümsüzlerin aileler üzerinden bütün bir toplumu baskı altına almak için yaptığı baskılar geçmiş yüzyılların zalim örneklerinden başka bir şey değildir. Ölümsüzlerin mezarlarına yapılan fiziksel saldırılar, devletin bir öç alma gösterisi midir, yoksa toplum üzerinde sürdürülen sistem uyumlu bir sindirme ve teslim alma yöntemi midir? Tarih boyunca Ölümsüzlerin adına yapılan mezarların, mezar taşlarının tahrip edilmesinin tek amacı günümüzde tekçi faşist anlayışların egemenliğini sağlama almak değil midir? Elbette bu soruların yanıtı tarihsel olarak da güncel olarak da bilinmektedir ve her toplumun ezilen sınıf ve tabakaları bu saldırıları bilinç düzeyinde teşhir edip, direnişi yükseltmişlerdir.

Geçen hafta Umut Gazetesinde yayınlanan ‘İntikam Birimi’ imzalı “Mezar tahrip eden TEM polislerini vurduk” başlıklı bir haber, belki de bu nedenlerle çok ilgi çekti.

Duygusal-tepkisel bir içeriğe sahip olan ‘intikam’ sözcüğü, felsefî, sosyal, politik gerekçelerle altı doldurulan, bilinçle sürdürülen bir mücadeleyle ilişkisinde bir iğreti duruş sergilese de haber, devletin sınırsız şiddetine öfke duyan kesimlerde bilinç altı bir hoşnutluk da yaratmıştır.

Elbette bir komünist olarak benim açımdan, ‘intikam’ tarihsel-toplumsal temelli mücadelemizi doğru ifade edebilen bir kavram değildir. Ailesinde böylesine zalimce devlet şiddetiyle henüz yüz yüze gelmemiş olan binlerce insan da aynı mücadelenin siper yoldaşları olduğuna ve onların aileleri de baskı olarak aynı öze ve amaca sahip olan devlet şiddetiyle sıkça yüz yüze gelebiliyorlarsa, olayın ‘intikam’ düzeyine çekilmesi, hareketimizin anlamını bulandırır. Bu nedenle bu haberin beni ilgilendiren bölümü intikam ile tariflenen kısmı değil. Aksine ilk kurşunu sıkan burjuvaziye verilen cevap olma niteliğidir. Komünistler intikam peşinde, kişisel duygularla biçimlenmiş bir mücadelenin tetikçileri değil; sınıflı toplumun yeryüzünden kaldırılmasını önüne bir görev olarak koymuş, tarihin yönelişini değiştirmekte etkili olmaya çalışan onurlu bir mücadelenin taşıyıcılarıdır. Sıcak cephede, fabrika direnişinde, sokakta ya da evde, her türlü araçla sürdürülen bu savaş, tarihsel boyutlarla, bin yıllarla ifade edilen bir gelişimin hızını ve yönünü bilinçli insan iradesiyle değiştirme savaşıdır. Sadece egemen sistemin açık şiddet kurumları olan asker-polis gibi kurumlarla karşı mücadele veren bir savunma hareketi değil, egemen sınıf burjuvazi ile her cephede “insan onurunu zedelemeden” ama her araçla sürdürülen bir sınıf savaşıdır.

Ölümsüzlerin mezarlarının bile tahrip edilmesine karşı bizim direnişimiz, Ölümsüzlerin aileleriyle gerçekleştireceğimiz gerçek dayanışma, onlarla mücadele içerisinde birlikteliği sağlayabilecek kalitede bir dayanışma ile olmalıdır. “Hiçbir kötülük cezasız kalmamalı” türü bir anlayışın örgütlü güçleri bireysel hedeflere yöneltme yanlışına karşı, kötülüklerin köküne darbe indirecek kaynakları kurutmaya yönelik olması gerekir. Yapılacak cezalandırmalarda bu perspektif ile şekillenmelidir.  

Elbette bu mücadelenin değişik evrelerinde halka zulmeden zalim işkenceciler ve benzerleri de örgütlü güçler tarafından cezalandırılabilir ve cezalandırılmalıdır. Böylesi eylemleri kökten reddetmek, “savaş” sözünün gerçeğini bilen hiçbir özgürlük savaşçısı için mümkün değildir. Ama bu tür eylemlerin sistemle bağlantısı kurulmadan, sadece “intikamımızı aldık” algısı yaratma yönelişi, düşünülenin tersine sonuçlar da üretebilir. Edebiyatta ya da günlük adli haberlerde sıkça tekrarlanan “intikamım alınmadan yüreğim soğumayacak” sözündeki “intikam” ile “öfkenin rehabilite edilmesi duygusu” arasındaki ilişki doğru analiz edilmelidir. Örneğin katlettikleri Taybet Ana’nın bedenini günlerce sokak ortasında bekleten zihniyet, bu antidemokratik-hukuk tanımaz sistemde bile belediyelerin yeniden ele geçirilmesi zaferi ile yanıtlanmıştır. Galatasaray’da Cumartesi Anneleri’ni joplayan zihniyet, tek tek jop taşıyıcılarını cezalandırmakla değil, onların alanlara girmesini toplu engelleyebilecek önlemlerle ya da mücadele biçimleriyle gerçekleştirilmelidir ki, açık alanlarda sürmesi gereken kitlesel eylemlilikler çığ gibi büyüyerek sürdürülebilsin. O alanda joplara karşı bir karşı duruş verilmeli ve örgütlü güçler bunu hem demokrasi savunucularını savunma hem de düşman cenahın müdahale konusunda 2 kere düşünmesine neden olacak şekle getirlmeldir. Bu nedenle öz savunmanın her türlü yolu meşru ve gereklidir. Bu gerekliliğin araçları direnişçilerin tercihleri ile şekillenecektir.

Biz komünistler bütünüyle sübjektif tanımlarla tanımlanabilen “iyi ile kötü” arasında bir savaş sürdürmüyoruz. Sınıfsal her hareketin iyiler ve kötülere kendi sınıfsal değerleri içinden kendine göre tanımlanır. Biz komünistler, işçi sınıfı için “iyi” olan her şeyin, bütün burjuvazi ve asalak sınıflar için “kötü” olduğunu biliyoruz. Örneğin biz savaş içerisinde de, galibin kadına tecavüzünü “en ağır insanlık suçu” olarak tanımlarken, sömürü sistemlerinin egemenleri bu tür eylemleri “ganimet” olarak bir “hak” kapsamında tanımlayabilir. O halde bizim içinde yer aldığımız bir savaşta bizim eylemlerimizin bütünü, düşman olarak adlandırdıklarımızın değerleri ve eylemlerine göre değil, kendi değerlerimize göre tanımlanır ve eyleme dönüştürülür.

Birbiriyle savaşan, proletaryanın güçleri ile burjuvazinin güçleri arasında bir değer ortaklığı kurmak mümkün değildir. Savaş içerisinde ortaya çıkabilen “ortak hukuk” ise ancak iki tarafın da “güç” olarak varlığını ötekine kabul ettirebildiği koşullarda, bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Hali hazırda bizim gücümüz ile düşman güç dengesi arasında ki fark, mevcut savaş ta ortak bir savaş hukukunun olmamasına neden oluyor.

Biliyoruz ki mezar taşları sadece bir taştan ibarettir ona mistik bir anlam yüklemediğimizi ama eli kanlı devlettin pervasızca saldırısının anlamını gördüğümüzü ve bildiğimizin altına çizmek istiyorum ve biz varız diyorum. Bizler açısından mezarlara saldırının yada cansız bedeni bir araç arkasında sürümenin anlamı farklıdır. O nedenle Ölümsüzlerin adını taşıyan o taş sadece bir mezar taşı değil aynı zamanda faşizmin burçlarına dikilecek kızıl bayrak olarak görüyoruz ve Ölümsüzlerimiz verdikleri mücadeleyi her alanda daha da yükseltip yaygınlaştırarak, onların mücadelesi içerisinde olacağız. Ölümsüzlere ve ailelere yapılan her türlü saldırı karşısında örgütlü bir şekilde karşı duracağımız konusunda dost ve düşman emin olmalıdır.

Selam olsun ölümsüzlerin mücadelesini savunan ve sürdürenlere!

Kaynak: Umut Gazetesi